Mustafa Everdi
Gece yarısı uyanıp tuvalete gitmek, yaşlandıkça sıklaşmaya başladı. Gençken bir yatıyor; sabahleyin defalarca çağrılınca ancak uyanıyordunuz. Uykunun bölünmesi, dışarıdan bir müdahale yoksa sözkonusu değildi o zamanlar. Tuvalete de sabah uyanınca gidiyordunuz. Yaşlandıkça gece tuvalete kalkmak yapmak zorunda olduğun bir göreve dönüşüyor. Cimrilikten elektrikleri de yakmıyorum. İnsan yaşlandıkça cimrileşiyor herhalde. Gençken dünyayı yerinden oynatırım güveni insanı cömert de kılıyormuş demek ki. Yaşlandıkça muhafazakârlaşmanın ilk belirtisi cimrilikte ortaya çıkıyor; böylece yeni bir yaşlılık belirtisi ekleniyor mevcutlara. Bu yüzden o karanlıkta el yordamı ile yürütüyorum bütün faaliyetimi. Hem –Allah korusun- deprem filan olursa tecrübe kazanmak için tatbikat yapmış oluyorum diye kendime gerekçe buluyorum. Yatağın hemen yanıbaşında televizyon-uydu kumandaları, cep telefonu, gözlük, su bardağı bunları devirmeyeceksin, bir yere çarpmayacaksın, kapıları bulup açacaksın, terlik giyeceksin ve tuvalete oturmak nizami olacak. Bunları yapan biri deprem gibi afetlerde nasıl davranılacağına dair bir alışkanlık kazanmış demektir.
O karanlıkta faaliyetlerimi yaşlılığın ve sürekli tatbikatların kazandırdığı tecrübelerle iyi yapıyorum. Ancak küçük su dökerken ne kadar çaba göstersem de uzağa gitmiyor. Çocukken en uzağa ulaşma yarışmaları yapardık. Ben diyeyim on metre sen de beş metre filan oluyordu. Şimdi bu mesafeler cm. olarak bile zorluyor insanı. Bari paçalara bulaşmasın diye onları da topluyorum. Yine de sese duyarlı bir şekilde sürdürürsen, ancak o zaman gittiği yerden emin olabiliyorsun. Yoksa üzerini ıslatmak işten değil. Prostat muayenesine de gidemiyorum. Muayene önden değil aynı zamanda arkadan yapılıyormuş. Şimdi Maranki’nin lavman tavsiyesine bile karşı çıkmış biriyim. Bu adam güzel, hoş konuşuyor da şu lavman işi akla ziyan. Acaba her yerimize müdahale yapıldı; namusumuza müdahale görevi de ona mı verildi diye şüphelere düşüyorum. Bu yüzden söylediği bütün güzel tavsiyeleri de çöpe atıyorum.
Neyse kazasız belasız tuvalet işini bitirmişim. Yaşlılık mı yoksa karaciğerin bir fonksiyonu da vücut ısısını dengede tutmakmış; ayaklarım kış-yaz ateş gibi yanıyor. Onları ıslatmadan uyumak mümkün değil. Bu yüzden hem abdest alıp yatıyorsun hem de Ebu Talip sendromundan kurtulmuş oluyorsun. Rivayet odur ki; peygamberimizin amcası Ebu Talip bir türlü iman edemedi. Cehennem ateşinden korunması için peygamberimiz cenazesinde onu bütün vücudunu oğarak yıkadı. İlahi takdir; ayak tabanlarını unuttu. Bu nedenle cehennemde ateş, Ebu Talibin tabanlarından işleyecek diye bir rivayet var. Benim ayaklarım da ateşlendikçe Ebu Talip kompleksi mi sendromu mu ne derseniz ona kapılıyorum.
Bir kış Ankara’dan Giresun’a otobüsle yolculuk yapmam gerekti. Otobüste ayakkabıları çıkaramıyorsun, içerisi sıcak. Dışarısı eksi derecelerde. Herkes mola yerinde tuvaletlere koştururken ben acele ile ayaklarımdan çorapları çıkarıp soğuk zemine ve karlara basıyorum. Gören deli midir nedir diye acayip bakışlar fırlatıyor. Kimse derdin nedir diye sormuyor soramıyor; anlamak için bir çaba da göstermiyor, tuhaf davranışıma şaşkın nazarlarla bakıp geçiyor yanıbaşımdan. Ayaklarım soğuyunca tekrar otobüs yolculuğuna katlanabilir hale geliyorum. İşte bu yüzden gece uyanmanın, tuvalete kalkmanın bir faydası oluyor. Ayaklarımı tekrar ıslatarak ateşini düşürüp ısısını ayarlıyorum. İnsan vücudu ne harika bir sisteme sahipmiş; bunu ancak hastalanınca, bir organ işlevini kaybedince veya yaşlanınca anlıyorsun.
Yine de her yaşın ayrı bir güzelliği var. Gece teheccüd kılmak kolaylaşıyor, abdestli gezmek sıhhatli olmanın somut bir eylemine dönüşüyor. Ev, araba mülk edinmek telaşından, çocukları okutmak, evlendirmek gailesinden kurtulduğun bir vakte erişmiş oluyorsun. Az-çok bir emeklilik maaşın var ve iyi-kötü sağlık sigortan oluyor. Tek derdin gelecek günü geçen günden daha nasıl verimli kılarım düşüncesidir.
Aynada bakıyorum kendime; yüzbinlerce anı, soru, fikir belirip kayboluyor. Yarım yüzyılın hatıraları film şeridi gibi kendisini seyrettirmek için zorluyor. O anda gözlerime bakınca çocukluğumdan kalan o hınzır gülümsemenin izlerini yakalıyorum. Oğlum diyorum kendi kendime; yaşlandın ama büyüyemedin, hâlâ içindeki çocuk gözlerinden el ediyor. Şimdi bu çocuğu azarlamak olmaz. Aynada gözlerimden çocuğumu seviyor; kendime katlanabilecek bir yön bulmuş olmanın mutluluğu ile tekrar yatağa dönüyorum. Allahtan yatak hala sıcak. Yorgana sarılıp yeniden uykuya dalmanın rehaveti ile kıvrılıp kalıyorum. Yoksa bu kış günü kendini ısıtmak büyük bir mesele.
Allah benim sahip olduğum işi herkese versin, desem dünyanın işleri yürümez. Sabah onda kalkıp işe gidiyorum. Akşam 16’da işten dönüyorum. Şuna bak! İnsanın babası olsa bu mesaiye bir ücret ödemez. Ben de mesaime bir ücret almıyorum, alamıyorum zaten. Kahvelere takılıp, camilere uğrayıp, hangi market bugün nelerde indirim yapmış diye ihtiyaç borsasını takip ediyorum. Bu borsaya hâkimiyetim sayesinde gül gibi geçinip gidiyorum.
Tek şikâyetim çok uyumak ve vaktimi değerlendirmek yerine tembelliğe prim vermek. Hâlbuki benim; hayatımı, ülkeyi, dünyayı kendi haline bırakma lüksüm yok. Bir yola hale koymalıyım. Kimsenin böyle bir görev verdiği de beklediği de yok. Ben durumdan vazife çıkarıyorum. Bir vazife verilse gözlerimi kapayıp yapacağım ama devlet bile benden beklentisini asgariye düşürüp emekli maaşı bağlamış. Bu yüzden emekli maaşım da asgari ücret seviyelerinde zaten.
Ben devlete hak veriyorum. Zaten yüksek maaş verecek olsa beklentisi de yüksek olurdu. O zaman Demirel, Cindoruk gibi çırpınıp duracaktın! Bu çırpınma hayırlı mı orası da kuşkulu. Ahir ömründe fikirlerini, eylemlerini temize çekmek yerine ha bire müsveddeye talim etmek insanı zorlayan bir vazife tabii ki. Bu yüzden de kendime yeni bir mutluluk vesilesi bulmuş oluyorum. Benim sevdam karşılıksız. Bir şey beklemeden ve bu gibi adamlara rağmen bir vazifeşinaslık. Elbet ihtiyari olduğu için hasbi ve değerli de.
Hâsılı şu an bilgisayarda harflerin kelimelere, cümlelere dönüşmesi için iki parmağımla ve var gücümle çalışıyorum. Artık ortaya çıkanın ne olduğuna dair kararı vermek de size düşüyor. Bu kadar çabayı da siz gösteriverin, bir güzel okuyun yazımı diyelim. Elbirliği, işbirliğini getirir o da hayatı daha yaşanılır kılar.
Okumasanız da ben yazmayı sürdürüyorum. Kararlıyım. Yoksa ahir ömrümde sıkıntıdan patlayacak halim yok. Ne zaman iyi bir yazı okumak istesem bilgisayar başına geçip bir yazı attırıyrum.
1 yorum:
Ortaya çikan eserin çok güzel olduğunu düşünüyor devamini bekliyoruz. Sayin Mustafa abi...
Yorum Gönder