23-30.04. 2011
Mustafa Everdi İstanbul’dan Münih
Almanya, çocukluğumuzdan bu yana gurbetçilerden her destanını dinlediğimiz bir acı vatan. “Almancı” bütün gurbetçilerin ortak adı olmuş. Biliyoruz ki Almanya dışında da gurbetçilerimiz var. Ancak anonim olunca belirleyici bir ülke oldu Almanya.
Yurtdışına seyahat planları yaparken Almanya benim için bu nedenle öncelikliydi. Üniversite öğretiminden önce lisenin zorunluluğu gibi. Ancak Almanya turları düzenleyen fazla şirket yoktur. Almanya’yı gezmek isteyenlerin orada mutlaka bir akrabası, tanıdığı, yakını vardır. Buradan gidip orada yakını ile buluşunca Almanya’yı gezmek mesele değil. Üstelik masraflı olmaz, yabancı yerler, yabancı dile zorluklarını yaşamaz, yakının rehberliğinde Almanya’yı fiziken gezip ruhuna dokunmadan döner gelirsin. Bu nedenle ben bir turla gitmeyi kafaya koymuşum. Nihayet bir firma bu turun reklamlarını yapıyor. Fiyatlar da mazbut. O halde yazılalım bakalım, dedim. Kader önümüze ne getirirse onunla yetiniriz. Yoksa yazı tura atıp sonuca göre gitmeye veya vazgeçmeye karar vermek de bir tercihtir.
Zaten İtalya’nın verdiği 90 günlük çoklu (multi) vizem var. Sona yaklaşıyor. Bari vize boşa gitmesin baskısı da var üzerimizde. Cimriliğimiz pardon muktesit biri oluşumuz zaten herkesin bildiği ancak bir benim kabul etmediğim bir gerçek. Bu nedenle bir vize parasıyla iki ülkeyi gezmek kısa ömrümüzün de kârı olacak. Vize derdi, parası ile uğraşmadan bir yurtdışı gezisi daha yapalım bakalım diye kendimi teşvik edip duruyorum zaten. Bu gazın verdiği hızla tur tarihinden neredeyse 3 ay önce yazıldım. Tabii parayı peşin almadan sizi dahil etmiyorlar. Böylece Euro’nun yükselişinden etkilenmemiş oluyorum, hayıflanmam da gerekmez. Artık zamana kaldı her şey. 23 Nisan turuna katılmak için vaktin gelmesini beklemekten başka bir iş kalmadı bana.
Bu tur firmalarının çoğu İstanbul’da. Para ve paralarını yemeyi, gezmeyi, dünyayı tanımayı kafaya koymuş insanların çoğu da İstanbul’da. Bu nedenle tur İstanbul’dan hareket ediyor. Ankara’da birkaç firma var, yurtdışı turlar düzenleyen. Ankara mazbut ve ulusalcı insanlarla dolu, Misak-ı Milli’den dışarı çıkmayı yabancı ajanlığı gibi görüyorlar. Eh katılan az olup Ankara’nın bir de İstanbul’a intikali sözkonusu olunca Ankara’dan tur fiyatları yüksek. Ankara merkezli şirketlerin Almanya turu var mı yok mu emin değilim. rastlamadım.
Bu yüzden İstanbul merkezli şirketin belki de ilk müşterisi olarak yazılmışım. Benim tura katılmam için görev yaptığım Nevşehir’den İstanbul’a gitmem gerek. Uçakla gidemezsin, sabaha karşı kalkıyor uçağımız. Gelişi de bir başka aktarma için uygun olmayabilir. En iyisi otomobille gitmek. Otomobil, benzin, otoban masrafı neyse de TAV’ın otopark ücreti bir yurtdışı seyahat masrafı ekliyor. Ben yedi gün sekiz saat için 209 TL. otopark ücreti ödedim. Varın düşünün. Aktarmalı uçakla gelseniz daha ucuza mal olur. Bu bir soygun diye isyan ve itiraz da edebilirsiniz. Kredi kartlarının yarı fiyatı alınacağına dair vaatleri de yedi günü kapsıyormuş. Sekiz saat geçti diye o haktan da faydalanamadık.
23 Nisan’ı sabah, havaalanında yakalamak üzere Ankara-İstanbul otobanında yol alıyorum. Vakit geçsin diye 3-4 kere mola vererek dura kalka gitmek vakit geçirmek için bire bir. Seyahat, yolculuk için ilk adımı attığınız anda başlar zaten. Ben bu bilinçle güzel yurdumun güzelliklerini seyrederek karanlıklar içinde ilerliyorum.
İstanbul havaalanındayız. Otoparka otomobili bırakıp çıkış pulunu aldım. Turun bankosunun açılmasını beklemekten başka yapacak iş yok artık.
Sabah 5.30’da tur bankosuna görevliler gelince uçak biletini, seyahat programını verdiler. Şimdi biletler zaten elektronik. Kimliği verince uçuş kartını veriyorlar ama tur programı, rehberin telefon numarası gibi ayrıntılar için bankoyu bekledik. Saati geldiğinde uçağa alındık. Ben hemen uyuya kaldım. Uçağın kalkış gürültüsüyle uyandım. Peşinden kahvaltı servisi başlayınca uyu bakalım uyuyabilirsen. Neyse ki THY menüsü artık zengin; üstelik nefis. Hepsini silip süpürmesek ayıp olacak. Yemeği beğenmedi diye üzülebilirler.
Sorunsuz bir şekilde Münih’e indik.
Ortalıkta hâlâ rehberimiz yok. Labirentlerden gidiyoruz. Genel akışa uyunca çıkışı bulabilirsin. Girmişiz gümrük kuyruğuna. Şimdi bunlar ahiret soruları sorarlar; kalacağımız otel, dönüş bileti, vizen niye Almanya’dan değil? Nerde bu rehber, tur görevlisi yok ortada. Pasaport kontrolü ile sıraya girmişiz. Almanca’mız yok ki şakır şakır anlatalım. Turistik seyahatimiz diye. Almanya Türkiye’den hep iş için, iltica için gelenlere alışkın. Bizim gibi insanlara sık rastlamıyor. O yüzden şimdi bize de kaçak işçi muamelesi yapacak.
Önümdeki tur arkadaşlarıma polis hemen bir güçlük çıkardı zaten. Rehber yok ortalıkta, nöbetçi hayırsever olarak bari ben yardımcı olayım diyorum. Biz 20 kişilik bir turla birlikteyiz, deyince sen de ver bakalım pasaportu, deyip 5-altı kişi aldılar bizi içeride bir odaya. Meğer bizim tur, katılanların hepsi için Fransa vizesi almış. Benimkisi de İtalya. Niye Fransa’dan alıp Almanya’ya geliyorsunuz diye bir sorgu sual başladı.
Neyse ki Almanya eski Almanya değil, rehberi sorup soruşturup bulduk. Yanımıza geldi. Sorunu İngilizce çözmek için devrede. Rehberimiz aslında bu turun Fransa için düzenlendiğini, sonradan iptal edilip ani bir kararla Almanya’ya gelmek kararı verildiğini anlatacak. Hadi Alman için bu sürprizi anlat bakalım. Turun İstanbul merkezi arandı. Fransa turunun sonradan Almanya’ya karar verildiğine dair bir faks bekliyoruz. İstanbul faks için sürekli meşgul olduğunu söylüyor, e-mail yolu yok mu, derken bir saat geçti. Ben bu arada polisleri, komiserleri yokluyorum; Niçe’yi (Frederick Nieczshte) biliyor musun, hayır, Mozart yok. Henrich Hein’i hiç bilmezsiniz siz, diye kafa buluyorum. Eğer imtihan edilmekten rahatsız olup cevap vermedilerse gerçekten durum vahim. Cehalet diz boyu. Gümrüğe biraz entelektüel görevli seçmiyor mu bu Almanlar?
Her şey düzgün işlerse saat gibi işliyor sistemleri. Ama bir stres testine tutarsan çöküyorlar. Bugün oradaki buydu. Bu durumda Almanlara getirilen her öneri kabul edilebilir. Tur yazısı bunun için. Kitabına uyduktan, kendisine gerekçe olacak bir belge bulduktan sonra Almanlardan size her kapı açılabilir. Bu nedenle İstanbul’dan gelen, turu düzenleyen şirketin faksını belge kabul ettiler de Almanya vizesi olmadan Almanya’yı gezme imkanını elimizden almadılar.
Nihayet giriş için pasaportları damgaladılar. İlk denemede geçen yol arkadaşlarımız otobüste bizi bekliyorlar, ağaç olmuşlar. Biz Alman zulmünden yeni kurtulmuşuz, söylenecek bir şey yok. Otobüs güzide yolcularını alıp hareket etti. Münih panoramik turu başlayacak. Eski şehrin yakınlarında otobüsten inip çevreyi gezmeye başladık. Parlamento binası, Meryem Ana Katedrali. Geniş caddeleri ile eski şehir bile bir ferahlık içinde. Caddelerdeki işyerleri markalı mallar satan dükkanlardan geçilmiyor. Caddeler sokaklar, ızgara modelinde birbirini dik kesen düzenli bir şehir planı için iyi bir örnek.
Tura katılanlar İstanbul’un Kadıköy, Şişli sakinlerinden. Tabii o kadar sakin değiller; kazandıkları para ile dünyayı gezmek istiyorlar. İçlerinde dullar, emekliler, mühendisler, işadamları. Zengin olanın kitap okumaya ihtiyacı olmadığının bilincinde olan insanlar. Bu yüzden Almanya seyahatini Stetson marka tavşan tüyünden fötr şapka ile taçlandırmak her şeyden önemli. Yine de kendisine saygısı olduğu için başında taşımak yerine özel kutusunda bu şapkayı taşımayı tercih etmesi kendisine yeni puanlar kazandırır. Çünkü büyük kutu özel, el tutulacak yerinden tutup taşımak; parası olduğunu hem de çok olduğunu, böyle zevklerine Eurolar harcamayı bilen, yaşamaktan ve gezmekten zevk aldığını anlatan bir işlevi var. Bizim gibi haykırmıyor; sessizce ifade etmiş oluyor. Üstelik benim gibi bir de bunun destanını yazma zahmetine filan katlanmıyor.
Herkesin grubu var, eşleri ile gelenler, arkadaşı olanlar. Bir ben varım bir de Almanya’da kardeşi ile buluşup gezmeyi düşünen bir Çanakkaleli, yalnız ve garibiz. İlk panoramik turda kardeşine ulaşıp buluşma derdine düştü; buluşunca bizi terk etti ta dönüş uçağını beklediğimiz salonda bize katılana kadar. Böylece ben kader arkadaşımın birlikteliğinden istifade edemedim. Almanya’ya vize almak zor olduğu için bu tura katılmış; kardeşini görüp dönecek. Tur bedelini yatırmasına rağmen ne otelde kaldı ne imkanlardan faydalandı. Kardeşiyle buluşması yetti de arttı bile. Bize yokluğunda geri dönmeyecek, iltica edecek, kaçak işçi olarak kalacak diye tur boyunca dedikodusunu yapma imkanı verdi. Böylece can sıkıntısı çekmedik.
Ben yalnızım ama beni yad ellerde garip bırakmamak, dindar bir insanın duygularına ortak olmak için Meryem Ana katedralinden başlattı acentemiz şehri tanımaya. İbadethane, din adamları, ritüeller ve bizim gibi turistler. Katedral uzunlamasına dikdörtgen bir bina. Klasik haç şeklinde değil. Artık otobüs saatine kadar Münih’in merkezinde gezinmemiz; Karl Platz, Fraunkirche, Türk Caddesi, Belediye Binası, Marien Platz görülecek. Akşam yemeği için tedarik yapılacak. Bir francala ekmek 2,5 Euro, küflü beyaz peynir kg 62 Euro’dan 83 gramı 5,5 Euro, toplam 8 Euro’ya mütevazı bir yemek. Neyse ki geldiğimiz otelde odalarımızda, su ısıtıcısı, fincanlar çay ve kahve var. Artık mükellef bir çilingir yemeği beni doyurur. O kadar uzun yol, hemen banyo ve uyku ihtiyacını akla getiriyor. Tam 2,5 saat uyuduktan sonra 15 Euro verip şehir merkezine gitmektense bugünü dinlenmeye ayırmak daha iyi olacak, diye düşünüyorum. Önümüzdeki günlerin hakkını vermek kolaylaşır böylece. Gece Ankara’dan İstanbul’a otoban’da otomobil yolculuğu, havaalanı, uçak, gümrük macerası ve nihayet panoramik turdan sonra külçe gibi yığılmamak zor iş. Dinlen ve turun hakkını vermeye hazırlan. Tam da istediğim gibi oldu.
Sabah erkenden uyandım. İyi dinlenmiştim. Kahvaltıdan sonra ekstra Salzburg turu var.
Tarihin ve Müziğin Başkenti Salzburg
Salzburg Avusturya’nın en güzel şehri. Tarih ve coğrafya bu şehri güzelleştirmek için elinden geleni yapmış. Mükemmel doğasıyla, gölleriyle ünlü ve klasik müziğin dehası Mozart’ın şehri. Tabii ben Mozart’tan değil Salzburg’un hikayesini Stefan Zweig’den dinlemişim. Stefan Zweig büyük şehir gürültüsünden uzak, kırlık ve yemyeşil, daha önemlisi Avrupa’nın belli başlı merkezlerine kısa sürede ulaşacak bir noktada olduğu için Salzburg’u seçip yerleşmişti. Şehrin karşısında uzanan Alp dağlarına, sivri damlar ve kuleler yığınını kuşbakışı görme imkanı veren kalesiyle övgüsünü okumuşuz. Şimdi okuduklarımız gerçeğe uyuyor mu onu öğreneceğiz. Büyük şehir gürültüsü olmadığı dışındaki bütün okuduklarımızı yaşatıyor şehir. Yalnız turistlerin işgali ile bir kalabalık ve gürültüye esir olduğu kesin. Eh olacak o kadar kusur, kadı kızında, pardon kültür şehri Salzburg’da.
Salzburg (tuz burcu, kalesi) demek. Malum İngilizce tuz salt, demek. Artık Almanca’da salz olması büyük fark değil, diye bir çıkarım yaparsınız. Kaya tuzlarıyla ünlü. Arnavut kaldırımlarıyla, bahçeleri, kalesi, manastırıyla. Bir tepeye kurulmuş kaleye ulaşmak için otobüsten indikten sonra cennet bahçelerinden tura başlıyoruz. Dikdörtgen bahçe; heykeller, çiçekler, bölünmüş alanlarıyla klasik Avrupa bahçesi. Nehrin kenarında yürüyüp tarihi köprülerden geçtikten sonra Altınyol’a giriyorsunuz. Kaleye ulaşmak için dik bir bayırı tırmanabilirsiniz. Veya teleferikle çıkabilirsiniz. On kişilik gruplara indirim var. Biz ancak yedi Türküz. Üç de Alman-Avusturyalı bulup grup indirimini sağlamak istiyoruz. Hemen bir organizasyon. Ancak üç gavur bulmak, bulsan anlatmak, anlatsan ikna etmek mümkün değil. Örgütlenme Türklerin genlerinde var. Ama bu yabancılar böyle bir organizasyona dahil olmak için çok isteksizler, bireysel inisiyatif yok adamlarda. Döşenmiş raylar ve çekilmiş çitler arasında yaşamaya alışkınlar, farklı bir inisiyatife ve organizasyona anlamsız bakıyorlar. Belki de bizim yabancı dilimiz amacımızı anlatmak için yetersiz. Mecburen 10 Euro’yu toslayıp teleferike sıkışıyoruz.
Kale, toplarıyla, müzeleriyle, bölümleriyle bitecek gibi değil. İşkence aletleri müzenin en ilginç bölümü. Ayrıca kafeler, lokantalar kaleden Salzburg’u seyretme terasları… Tadına tam varabilmek için bir ömür burada yaşamak gerekir. Bizim gibi geçerken bu dünya güzelliğini seyretme telaşı, şehri ve önünüze serdiklerini içselleştirmenizi önlüyor. Tepeden seyredince, nehrin kıvrılışını, önemli binaların bu meyli izleyişlerini, karşıdaki dağları, yeşilliği, maviyi aynı anda bir tarih penceresinden seyreder gibi şehrin sahip olduğu kimliğe imrenerek bakarsınız.
Mecburen tadımlık bir izlenimle yetinip aşağıya iniyoruz. Salzburg tuzlarıyla ünlü. Bir tutam tuz ve değirmen almak 15 Euro. Olsun ben çekiçle ezerim diye aldığınız tuz da banyo güzellik tuzuymuş. Olur o kadar, bildiğiniz kelimeler ancak bu kadarını becermeye yetiyordur. Yemeğe atacağına, banyoya atarsın. Vücut dıştan alır. Ancak bu tuzu harcamak için 5-10 defa küveti doldurmak gerekir. Bu hem israf hem biz kirlenmiş suyla banyo yapmayız. O zaman sıcak su doldurduğun bir kovaya atar, maşrapalarla başından aşağı dökersin. Güzelleşmenin bin bir türlü yolu var ve isteyen çözümünü kendi bulur.
Salzburg bütün yönleriyle, tarihi dokusu, mimari eserleri, şehir planı, düzenliliği ve temizliği ile yaşanacak bir şehir. Alman ruhu Avusturya’da Salzburg’da kendini ortaya koyuyor, hem de meydan okuyan bir özgüvenle.
Otobüste buluşup dönüş için yola çıkıyoruz. Münbit ovalardan, yeşillikler arasından şehir konforunda köylerden geçip Münih’e geliyoruz. Münih’e doyamayanlar otobüs şehir merkezinde bıraksın, otele taksi ile döneriz fikrine herkes iştirak ediyor. Haydi Münih’i gezmeye başla. İngiliz Garden boydan boya uzanıyor. Gezelim bakalım şu İngiliz bahçelerini. Fıskiyeleri, çardakları, dinlenme bankları ile hızlı hayatın ve cıvıl cıvıl şehrin yanı başında sakinleşmek için bir huzur arama alanı. Mankenlerin fotoğraf çekimleri bu bahçeyi ateşliyor ve bizim huzur arayışımızı boşa çıkarıyor. Topraklara belenip değişik şekillerde resim çekme çalışmaları insanın görünme ihtirasını bütün yönleriyle sergiliyor. Artık şehri, katedralini, meydan ve binalarını seyretmekten yoruldum.
Gez gez yine aynı yere dön; otobüs var otele, metro da. En iyisi bir Türk taksici bulup otele gitmek. Ben de öyle yapıyorum. Gurbet elde memleketlin ile Almanya hakkında konuşmak da cabası. Ortak bir karara varıyoruz; Tarihi dokusuna rağmen modern bir şehir Münih.Yarın uzun bir yolculuk ve gün olacak. Otelde buluştuğun seyahat arkadaşların, yedikleri içtikleri ile seyahate derin anlamlar katıyorlar. En iyisi odaya çıkıp seyahatin notlarını tutmak. Yediklerin yarına ne kalıcılığı olacak; yazdıkların kalır diye kendimi motive ediyorum. Yoksa bu gurbet elde yemek üzerine anlatılanlarla, senin helalinden yiyecek bulma tedirginliğin neden diye sorular içinde bunalacağım.
Almanya federal bir devlet biliyorsunuz; her eyalet içişlerinde serbest, parlamentosu var filan. Münih Bavyera eyaletinin merkezi. Dresden ise Saksonya eyaletinin.
Dresden-Berlin.
Sabah Münih’ten dokuzda hareket edip yola çıktık. Dresden’e oradan Berlin’e gideceğiz. 3,5 saatlik bir yolculuğumuz var. Yollar otoban, yeşillik ve Almanya’nın her yerinde rastlanan rüzgar değirmenleri ile dolu.
Dresden’e geldik. Burası Doğu Almanya’da kalmış. Ruslar İkinci Dünya savaşında 12 gün şehri bombalamışlar ama fazla yıkımı göze alamadıklarından veya bu şehre el koymaya daha o zaman niyetlendiklerinden tarihi dokusu olduğu gibi duruyor. Ancak binaların bombalardan, çıkan yangınlardan kararması ile kasvetli bir havası var. Belki de binaların barok yapısının baskınlığındandır. Kuzeyin Floransa’sı diyorlarmış. Elbe nehri kenarında, Elbe’nin Floransa’sı Dresden! Gerçek Floransa gündüzse burası geceyi andırıyor. Floransa devrimciyse burası muhafazakar. Floransa asilse burası Avrupa köylüsü gibi kalıyor.
Panoramik turumuz dar bir caddenin iki yanına sıralanmış soğuk, bakımsız barok binalarla başlıyor. Sanki demirperde gerisinde kalmanın izleri hâlâ silinememiş. Tarih bile bir Sovyet etkisi ile sizi sarıyor. Duvarlar ideolojik afişler gibi tarihi resimlerle dolu. Sanki otantik grafitiler gibi. Dresden Saksonya eyaletinin başkenti. Bu nedenle tarih boyu Sakson düklerinin iktidar merkezi olmuş. Avusturya-Macaristan imparatorluğu üzerinden Osmanlı’ya hasım. Her seferinde Avusturya-Macaristan imparatorluğuna yardıma hazır. Bu nedenle Osmanlı eşyaları ile dolu bir müzesi var. Biz gittiğimizde Osmanlı (Türk) Haftası vardı müze içindeki sergide. Ayrıca müzedeki eşyalarla ilgili Türkçe bir kitap da yayınlamışlar. Şimdi ben bunu almasam ölürüm. Fakat 25 Euro. Olsun, belki bu tür kitap yayınları artar diye bastırıp parayı alıyorum. Böylece iyi bir kitap yayını nasıl olur, yayınlanacak resim ve fotoğraflar nasıl çekilir ve bir oda dolusu eşya üzerinden Saksonya-Osmanlı ilişkileri nasıl anlatılır; Dresden cephanesindeki Türk ganimetleri nelermiş, bir kitapla öğrenmiş oldum. Ayrıca ilk defa Almanya’da Türkçe bir kitap bulma fırsatını da yakalamışım. Kaçırır mıyım? Meğer ki kültür pahalı bir yatırımdır.
Dresden’de Osmanlı Ganimetleri
Dresden’de tarihi binalar müze ve sergi salonlarına ayrılmış. Bunların birinde Türklerden ele geçen ganimetler 700m2.lik bir sergi salonunda teşhir ediliyor. Osmanlı tuğları, çadırları, silah takımları, kılıçlar, hançerler, eyerler… 25 Euro kitap 15 Euro müze; bu kadar masrafı telafi etmek için yemek bile yemedim. Biz bu seyahatleri niye göze alıyoruz; kültürel ziyafetler için değil mi? Bir öğün yemek yemesen ne olur? Önemli olan dönüşün daha zenginleşmiş, birikimli olsun!
Şehrin en yüksek katedral kulesini tırmanmak 5 Euro. Tırmandıkça helezon şeklindeki kilise dini tabloları ile bir tarih müzesi gibi görünüyor. Tepeye çıktığınızda bütün Dresden kuşbakışı görülüyor. Elbe Nehri, köprüleri, binalar meydanlar ve yeni şehrin uzandığı alanlar, uzaklarda Sovyet tipi işçi blokları. Bu fırsatı ganimet bilip her yönden fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedim tabii. Gruptan ayrılıp tek başına gezdiğim için fotoğraf çektirmek sorun olabilirdi ama olmadı. Ayrıca güzel bakan yabancıların çektiği fotoğraflar sanat eseri gibi. Elinde fotoğraf makinesi olan birine yaklaşırsın “ One minute, take my foto, please” dersin. Böylece Recep Tayyip Erdoğan başbakanımızın “one munite”ni unutmalarını önlersin. Makineni verip deklanşöre basmasını beklersin. Acele bir göz atıp digital fotoğrafa; “Good foto, like you” deyip muhatabını güldürürsün; böylece teşekkür etmenin bir başka yolunu bulursun.
Elbe Nehri üzerindeki tarihi köprüden karşıya geçtim. Bir bahçede kahve içerken, bu taraftaki tarihi binalar üzerinden Dresden’i seyretmek ayrıca bir kültürel şölen. Dresden Osmanlı ile ilgili ve Türkçe bir kitap ve sergi buldum ya parmaklarımı değdirmek için her bir köşede ruhunu arıyorum. Rus sokak orkestrası ile resim çektirmek de cabası. Bütün bir gün Dresden in çık, dön dolaş. Ruhunu tam tespit edemedim ama aşina olduğumu söyleyebilirim. Dresden’de Musevi sinagogu, ilginç mimarisi ile, baktığın her yönden yamuk gibi görünüyor. Üzerindeki basamaklı dış cephe bu izlenimi veriyor diye bir karara var ve buluşma yerine yönel. Otobüs bıraktığı yerden yolcularını almaya hazır.
Bir tam gün Dresden’e doyunca otobüste buluşma, otele gidiş ve ertesi sabah Berlin yolculuğuna hazırlanmak. Ancak o günün gecesinde baldırlarım isyan etti. Ağrıyan yerlerimi tedavi etmek için uzun bir gece. O kadar merdiveni tırman, katedral kulesinden dört bir yandan Dresden’i, tarihî binaları seyret, gezmekten bıkmazsan; yorgunluktan her adımın acı verir hale gelir. Diğerleri gibi kafelere oturup kahve içerek sohbet etmek varken bir günde Dresden’in tarihini öğren, ruhuna temas et, kültürel ziyafet… diye bedenine dikkat etmezsen olacağı buydu. Her şeyde ölçülü olmalı değil mi? Olmazsan varacağı yer “akılsız başın ayak çeker cezasını…”
Doğu Berlin Versus Batı Berlin
Sabah Berlin’e gitmek için otelden çıkınca yol üzerinde Sakson düklerinin yazlık sarayını ziyaret için programda olmayan bir tur yaptılar. Yeşillikler, ormanlar arasından geçilerek varılan bir gölün içine ada gibi uzanan yazlık saray tam bir müze. İçindeki resimler, mutfak, at arabası (sağlam ama hantallığı ile dikkat çekti) bahçe duvarları, heykelleri ile bir izlenim edinmemize imkan veriyor. “Adamlar yaşamış kardeşim” kararına varıp sonra Berlin’e doğru tekrar yola koyuluş.
Doğu Berlin’e varan yolumuz, meşhur duvardan başladı. Üzeri grafitilerle dolu duvar önünde resimler çektirip, Doğu Berlin’i Batı Berlin’e bağlayan geçiş noktasına varınca Almanlar gözümden düşüyor. Hâla geçiş noktasında Amerikan askerleri var ve bu nokta ABD denetiminde. Rusya terk etmiş ama Abd yerini perçinlemiş. Hani bu Almanya merkezî bir güç olmaya çalışıyordu? Avrupa’nın mihver devletiydi? Daha ABD vesayetine, Yahudilerin elinde oyuncak olmaya bile son verememiş. Duvarlarda hâlâ Sovyet dönemine gönderme yapan resimler, ajan takasları, geçiş noktasının esrarengiz ilişkilerini gösteren fotoğraflar. ABD Almanların ruhuna Sovyet korkusu sinsin, ebediyen çıkmasın diye gayret içinde. Almanlar da buna teşne bir ritüele izin veriyorlar. Üstelik ABD askerleri ile para vererek fotoğraf çektirenler. Almanya diye gözümde bir konsept vardı o da yerle yeksan oldu.
KaDeWe Yok Deve!
Bu acıyla tarihi Reichstag, Katedral, gezileri; müzik ziyafeti, kilisenin damına çıkıp Berlin’i seyretmek, Doğu Berlin neresi, batı Berlin neresi kestirmeye çalışmak, döner kulesini görmek, kürdan olduğuna dair benzetmelere katılmak teselli eder diye düşünüyorsun. Ancak grubumuz KaDeWe diye tuturdu. Durun nedir bu KaDeWe, demeye kalmadan rehber bizi Hayvanat bahçesine, oradan marka mağazalar caddesinden KaDeWe’ye getirdi. Burada fiyatlar uçmuş, bütün o yolculuklara, yorgunluklara burada alışveriş için mi katlandık, bunların hepsi Türkiye’de zaten var; bunlar geçmişte kalmış demeye kalmadan, zengin olduğunu, para harcamak için can attığını göstermek için tur arkadaşlarımız mağazalara Moğol ordusu gibi daldılar. Ben zaten Dresden kültür ziyafetinden yaralıyım; bacaklarım ağrıyor, o kadar yolu bunun için mi geldik?
Madem geldim ben de alışveriş yapan turist moduna gireyim dedim. Bir iki eşyanın fiyatını gördükten sonra, kültürel ziyafetin ne kadar mütevazı sermaye ile mümkün olduğunu anlamanın dehşetiyle kendimi dar attım dışarıya. En iyisi kültür turuna devam kararı aldım.
Dört buçuk saat serbest zaman verildi. KaDeWe’ye girenler için zaman su gibi akıp gidiyor. Adamlar, kadınlar şiir gibi alışveriş yapıyor. Daha ben Almanca bir mısra bile öğrenemedim. Bari bu gavur ellerde helal bir tıkınma yapayım diye gezerken uluslar arası tavukçu’yu bulmuşuz. Tavuk menüsü ile karnımızı doyurmaya niyetlenmişiz, ancak Alman tezgahtar kızın bread’ın brod (ekmek) demek olduğunu anlaması için yarım saat geçmesi ve Allah’a şükür bir Türk gencinin yardım etmesi gerekti. Yoksa menüyü ekmeksiz yiyeceğiz mazaallah.
Bacaklarım kısalmış gibi arkadan çekiyor, sekerek yürüyorum. Fazla hırpalamadan bugün; yarına güç derlesin diye zorlamıyorum kendimi artık. Bir bank bulunca kendimi atıyorum külçe gibi. Yine de gezmemek elde değil. Bari bir iki hediye alalım diyoruz, bize halka hizmet veren mağazalar, yakınlarımız için Yasmine neyine yetmez. Önemli olan ben seni hatırladım, hediye aldım. Kaldı ki KaDeWe’de 150 Euro’luk mallar burada 5-10 Euro. Herkes
sınıfının bilincinde olsun yeter ki.
Chek Point’in üstüne, Kenedi Müzesi, Başkan Obama’nın büyük bir resmi ve ABD başkanlarına ait kitaplar. Almanya üzerindeki vesayete tüy dikiyor. Biz Roma takını gezmek, katedrale bakmak arayışı içindeyken Holokost Anıtı Almanların hâlâ esir olduğu kanaatimizi pekiştiriyor.
Nihayet kafileyle buluştuk, otobüse doluştuk. Ellerindeki paketler benim bu yazımdan daha yüksek sesle konuşuyordu inanın. Olsun bir komplekse kapılmadım ve otelimizi bulup yarına hazırlanmak için dinlenmeye çekildim.
Ertesi gün serbest zaman. Ancak 10 Euro vereceğiz deyince otobüs şehre bırakmaya ve akşam otele geri getirmeye can attı. Saat 10’da Eski Berlin Müzeler meydanına gidip vapur turuna başladık. 7 Euro vapur turu. Vapurun rehberi, İngilizce-Fransızca gezdiğimiz yerleri anlatıyor. Biz varız 20 Türk, niye Türkçe açıklama yok? Rehberden ben Türkçe açıklama bekliyorum dedikçe yüzlerce özür diledi. Bizim monşer ve madamalar da ondan özür diliyor. İsrail bu özür furyasını görseydi Türkiye’den özür dilemenin öyle zor bir zanaat olmadığını anlayabilirdi.
Rehber kadıncağızın para veren müşterinin isteğini yerine getirememe mahcubiyetini, ve müşteri duyarlılığını saygıyla karşılıyorum da bizimkilere ne oluyor? Bırak daha sonra düşünür hiç olmazsa Türkçe açıklamalar yapma uygulamasını. Yok, kadıncağızın daha sonra böyle bir isteği karşılama fikrine daha işin başında son vermek için sanki bizimkiler çırpınıyor. Bunlarla ağız tadıyla gezilmez kardeşim; ortak paydamız ne kadar az baksana. O halde ben bağımsız ve bireysel takılayım, kararına varıyorum.
Türk Şehitliği
Berlin TV kulesine gittim, bu döner kuleye çıkacağım ama kuyruk çok uzun. Saat ikide otobüste buluşup Batı Berlin’e gideceğiz. Bizimkiler daha KaDeWe’ye doymamışlar. Benim niyetim Türk şehitliğine gitmek. Bir Türkün yardımı ile Hayvanat Bahçesi (Zoogarden) yakınındaki hareket noktasından gerekli bilgileri alıyorum.
Zoogarden’de M46 nolu otobüse bineceksin, Rasthous durağında ineceksin. Bu durakta 104 nolu otobüse bineceksin. Colombia durağında indiğinde tam karşında Türk şehitliğine varıyorsun. Burası Osmanlı-Prusya zamanından beri Türk toprağıdır. Osmanlı Alman ilişkilerinde dostluğun başlangıcı anısına. Burası Türkiye’ye ait sayılır ve sorumluluk Türk Genelkurmayına daha doğrusu Milli Savunma Bakanlığında. Buraya Osmanlı döneminde Türk elçileri gömülmüş, İslam ülkelerinin Müslüman yüksek memurları mutena bir yer edinmişler. Zamanla halkın da gömüldüğü Müslüman mezarlığına inkılap etmiş, Afganistan, Kazakistan, Endonezya’dan Müslümanlara ait mezar taşları okuyorum. Ermenilerin şehit ettiği Osmanlı paşaları, bakanlar, T.C.nin iki elçisi de burada medfun. Geniş arsanın bir bölümüne zamanla bir mescid yapılmış, Osmanlı’dan beri Müslümanların ibadet ihtiyacını karşılamış. Bugün yenilenmiş, 1999 yılında başlanan, 2005 de hizmete açılan güzel bir camii var Şehitlikte.
Abdest alıp öğleyi kılıyorum.
Mezarlık yanında camii ve külliye olmuş artık gurbetçiler gelince. Çay ocağı, market var. Bahçede Türkler; emekliler, işsiz gençler oturup sohbet ediyorlar. DİTİP kitabevi, çay ocağı, çay içelim derken sohbete ben de katıldım. Kendi adıma asaleten bütün Türkiye adına vekaleten burada bulunan Almancılara teşekkür ve tebriklerimi sundum; Yol yordam bilmeden, yabancı bir kelime öğrenmeden geldikleri Almanya’da tutundukları gibi böyle mekanlara hayat verdikleri, dilimizi, kültürümüzü, yemeğimizi, dinimizi ibadet mekanlarımızı bu gurbet ellere, gavur memleketlere taşıdıkları için. Konuşurken biraz hamaset yapmış olabilirim; baktım genç ihtiyar ağlayanlar, gözyaşı dökenler var. Ayrıca dedim, devlet, kurumlar, yeşil holdingler, yollarda Yugoslavlar, Bulgarlar, sizi soydukları; memlekette biz sizi yürüyen Euro gibi gördüğümüz halde yıkılmadınız, ayakta kaldınız ve dil bilen Türk aydınları, elçilikler konsolosluklar kültürümüzü taşıyamadıkları halde siz buraları Türk bölgelerine çevirdiniz!
Biz rehber eşliğinde buraları gezmeyi macera sanırken sizler dil ve yol-yordam bilmeden hayatınızı ortaya koyarak, gavur ellerinde sağlığınızı bu topraklara vererek varoldunuz? Ben yetkili biri olsam sizlere madalya verirdim, diye bitirdim. Haydi, yaşlılar, gençler- özellikle Elazığlı İsmail Yılmaz, Rizeli bir genç- bırakmasınlar mı beni? İlle ikindi namazını da kılalım, birlikteliğimizi bir saat uzatalım diye. Buralardan bir destan, bir roman yazılamıyorsa bu biz aydınların suçu? Ben hamaset yapmış olabilirim ama söylediklerimde gerçek payı yok mu?
Berlin’e renk ve dinamizm veren, çocuk sesleri duymamızı sağlayan yine de bir eziklik, gurbet acısı ile düşük profil içinde gezinen adeta saklanma çabası içindeki insanımız. Bir yandan Almanlaşan kadınlarımız, diğer yandan örtüsünün içinde bir erkekle konuşamayan, otobüste ineceğimiz yerle ilgili sorumuza cevap vermeyen hicap içindeki kadınlarımız, kızlarımız. Bunun bir orta yolu yok mu?
İnşallah bulacağız ve buradan yabancı ellerde ortalama bir Türk insanı ve ayağa kalkan bir Türkiye inşa edeceğiz temennileri içinde karşılıklı gözyaşları ile bir ayrılış. Bugün hamaset günüm herhalde. Bir kere kafaya takmışsın anladık. Şehitliğe gidecektin. Karar senin ama neyle karşılaşacağın kaderine kalmış. İkindiyi kılalım, beraberliği biraz uzatalım diye gurbet elde rehin kalman senin suçun!
Ben gruptan ayrılırsam olacağı buydu. KaDeWe çılgınlıkları dururken Türk şehitliği, Türkiye, insanımız senin neyine? Sen buraya kam almaya gelmedin mi? Yoksa böyle beş-altı saat rehin kalır ve Berlin’in güzelliklerini seyredemezsin. Olsun, ben insanımızın içindeki güzellikleri tercih ederim, diye teselli buluyorum.
Dönüşte de aynı güzergahı tersinden izleyerek, aynı otobüslerle Zoogarden’e ulaştım. Bütün haritalar, otobüs metro güzergah planları Almanya’da en geri zekalı birinin bile yolunu bulmasına, ulaşımdan yararlanmasına hizmet edecek basitlikte. Dil bilmeden bile –ki her zaman yardıma hazır bir Türkiyeli bulman ihtimal dahilindedir- rahatlıkla gezebilirsin Almanya’da. Tek sıkıntı turun programına, panoramik histerisine, kitlenin ortalama arayışına iştirak zorunluluğu. Olsun hamamda bilene bir tas su; bilmeyene dök babam dök.
Artık grupla birleşip otobüsle dönebilirsin. Otelde yemek yok. Bu nedenle uluslar arası tavukçuda yemek yemeyi ihmal etmeden. Nefsi körletmeden olmaz. Yoksa gezi, yemekler yüzünden büyük gedikler açar.
Postdam
Ertesi sabah kahvaltı sonrası bavulları hazırlayıp otobüsle yola çıktık. Hamburg’a gideceğiz ama önce Postdam. Postdam Brandenburg eyaletinin başkenti. 130 bin nüfusu var. II. Dünya savaşında yıkılmış. Yeniden yapmışlar. Bu nedenle modern bir şehir kimliğine sahip. Postdam’dan fazla bir şey anlamadık. Gördüklerimiz ve edindiğimiz izlenim dışında. Rehberimiz Almanca bilmiyor; Almanya turuna ilk defa katılmış. Kafilede Almanya’da uzun yıllar kalanlar var onların da bilgisi KaDeWe ile sınırlı, ayrıca aradan yıllar geçmiş. Film stüdyoları, sinema müzesi önemli filmler yapan bir sinema şirketine ait izlenimler. Tarihi yel değirmeni, büyük bahçeleri, yazlık sarayları ve bahçelerdeki çıplak heykelleri ile, işlemeli demirlerle oluşturulmuş çardakları, av sahaları ile Postdam. Şehir merkezinde 4-5 metre yüksekten geçen mavi borularla şu şebekesi. Bu kadar izlenim bir iki saat için fena sayılmaz değil mi?
Toplanıp Hamburg yoluna düştük. Yemyeşil alanlar, ormanlar, “karaca-geyik çıkabilir” levhaları ve tabii ki enerji üreten rüzgar pervaneleri. Almanya’da Yeşiller çalışıyor anlaşılan. Etkili oldukları kesin.
Hamburg İngiliz Havası
Hamburg’la denize ulaştık nihayet. Nemli ve rüzgarlı Hamburg, Nisan ortasındaki soğuk Almanya’da sıcak bir iklime sahip. Şehrin içinden bir sürü nehir geçiyor. Hafen City Limanı, Aussenalster Gölleri, Balık Pazarı, Hamburg Tren Terminali, Rathaus Kulesi, Belediye Binası panaromik tur güzergahı üzerinde sıralanan yerler. Akşam yemeği telaşı. Otelimiz şehrin çok dışında. Bugün otobüsle ulaşmak mesele değil. Yarın serbest günde nasıl olacak?
Önce otobüsle, tren istasyonuna, sonra trenle Hamburg merkezine. Bugün Bremen ekstra turuna katılmayanlarla birlikte küçük bir grup olarak bunu gerçekleştiriyoruz. Leonardo Otelden şehre ulaşmak ve geri dönmek için krokiler, otobüs tren saatlerine ilişkin broşürler aldık. Eh artık yolunu bulamazsan bu senin sorunun?
Trenle bağımsız olarak Lubeck’e gidelim derken; neyse ki otomatik tren biletinde Türkçe mönü var. 29 Euro tren faturasını ve bütün bir günün Lubeck’e gitmesini göze alamayınca bari Hamburg’a doyalım diye bir karara varıyorum. Yarın Türkiye’ye döneceğiz. Rehbersiz ve dil bilmeden yapılan geziler başı kesilmiş tavuk gibi dolanmaktan ibaret. Türkçe broşür yok. Gez gez, bilinçlenmek mümkün değil. Kitlenin arasında salınıp duruyorsun.
Sadece alışverişin dili evrensel. Eğer mağazalardaki malların fiyat etiketini görüyorsan ve okuman yazman varsa her türlü alışverişi her dükkandan yapabilirsin.
Bir kafede neskafe içerken karton bardaktaki “Hawe it your ways” cümlesine “istediğin gibi” diye Türkçe rastlarsan aniden; benim gibi, birden dilin önemini anlarsın. Kendini ifade etmenin. Trende selamünaleyküm dersin, bir gurbetçimiz alır hemen. Hatta Lübnanlı bir hristiyan. Gurbetçiler otobüste, trende, terminalde seni tam konumlandıramaz. Buraya çalışmak için gelmediğin kesindir. Hele kaçak olmadığın. Ya bir yakınını ziyaretine gelmiş, ya da kendine bir çıkış yolu arıyor diye düşünür. Turistik geziyi anlaması zordur. Kurum içindeki özgüven, araştıran soruşturan bakışlarına anlam veremez. O düşük bir profil sergiler. Bu nedenle Almanya’da Türkçe bir kitap bulmak, turistik informationlarda Türkçe broşür bulmak imkansızdır.
İnsanımız burada kenardan dolaşmanın, kenara geçeyim yol sizin olsun demenin gizlenmesi içindedir. Ancak otomobilde korna çalarak, gaz debriyaj fren pedalını bağırtarak ve orasını kaşıyarak kendini ifade edebilir. Buna rağmen bu kadar organize olmayı, bir kişi küçük bir yer tutunca bütün akrabalarını, köyünü kasabasını buraya taşımayı nasıl başarıyor hayret etmemek mümkün değil. Camileri, cemaatleri, işyerleri, yemekleri, ile Türk kültürüne yabancı ellerde nasıl bir yer açıyor bunun simyasını bilemezsin. Müthiş bir uyum yeteneği var. Bu yetenekle akrabalarına hemşerilerine yer açtığı gibi bu gavur ellerinde, dinine, camilerine, kültürüne de hemen bir hayat alanı açıyor.
Hamburg’da bir kitapçıyı gezdim. Kitaplara baktım. Hamburg meydanına açılan koltuklarda kitapları inceledim. Ancak dükkan sahibi bu kara kafalının niyeti ne diye beni izleyen, tarassut eden tecessüsü karşısında kendimi suçlu hissettim. Sanki bir kitap yürüteceğim de ben farkında değilim ama işyeri yetkilisi anlamış gibi. Sadece çok satan kitaplar arasında Kaya Yanar diye genç bir yazarın Made In Germany kitabına rastladım. 20 yaşında, Almanya’da doğmuş bir Türk genci. Kendisini Türk-Alman hissediyormuş. Kitabı roman bölümünde çok satanlar arasındaydı. Herhalde sadece Almanlar okuyordur onlara yönelik yazılmış yoksa Türkçe yayını da olurdu. Almanya’daki insanımız sadece kitaba, kültüre, turistik seyahate ilgisiz gibi görünüyor ve görünür alanlara taşınmak için çok istekli olmadığı izlenimi veriyor.
Şehri gezmek alışveriş plazalarında oyalanmak ve Cuma namazı kılmak için SteinDaus’da bulunan İMGM camisini bulmak öğleyi ediyor. Türklere ait dükkanlar, Türkçe afişler, lokanta market ve simit kafeler kendimizi evimizde hissettiren bir ortam oluşturuyor. Yol boyunca örtülü kadınlarımız sakallı hacı ağalarımız ile dizi dizi sıralanan sexshoplar bir tezat ama insanımız bu ortamda dahi dindar kalabiliyor diye şükrediyorum. Helalinden yemek yemek, damak tadımıza uygun yiyecek bulmak sorun değil bu bölgede. Su bile ucuz. Bir Euro’ya aldığımız sular burada 30 sent. Ortam bize her yönüyle müsait yani.
Bauhoff’ (Tren istasyonu) otobüs derken oteli bulmak nirvanaya ulaşmak demek. Ama azmin elinden bir şey kurtulamaz, maşallah.
Ertesi gün Lubeck ekstrasından herkes vazgeçiyor. Dönüş günü. Herkese hediye almak, Hamburg şehrine doymak, Belediye Binasında bir kutlamayı orkestranın çaldığı havalarla yakalamaya çalışmak derken otele dönüş. Saat geldi otobüsle havaalanına transfer. Bavullarımız teslim edildi, biletler alındı.
Uçağı bekleme salonunda Sezen Aksu sürprizi. Almancı bir bayanın çocuğuyla fotoğraf çektirme talebindeki özgüven. Sezen Aksu’nun tevazusu ve çocuk sevgisi. Bizimkilerin şöhrete olan tapınma derecesindeki ilgileri. Sezen Aksuyla konuşma girişimleri…
THY ile Türkiye’ye ait ilk temas. Vatan özlemi. 7 Gün içinde hem de. Bu kadar mı insanı etkilermiş. Daha dün sayılır ayrılalı Türkiye’den. Şimdiden özlemi içimizde yer etmiş.
17.40 uçağı ile İstanbul. Havaalanında otoparka bir seyahat parası öde ve Ankara yollarına düş. Neyse ki güzel ülkemde otobandan gidiyorsun. Gözünde bir an önce sevdiklerine kavuşma heyecanı ve derin uykular uyuyacağın yatağa özlem.
Almanya Türklere iş için, geçim için, tutunmak için gidilen bir ülke olduğu, turistik seyahatin daha yol yapmadığı bir tur alanıymış. Bu gezi de bunu anladım. Daha Henrich Hein’in seyahatleri ve Almanya üzerine düşüncelerini değiştiren büyük bir fark yok. Aradan geçen 150 yıla rağmen. Almanya’yı değiştiren ve zenginleştiren Türklerin göçü olmuş ama daha görünür olmayı başaramamışız. Benim gibi aramanız gerekir. Arayana bulunmaz diye bir kural yok tabii ki…
0 yorum:
Yorum Gönder